travesti ayça nişantaşı

Travesti Ayça ile Nişantaşı’nda Kahve Sohbeti

Bazı buluşmalar vardır, saat başında biter; bazıları ise “bir kahve daha alalım mı?” cümlesiyle akşama kadar uzar. Travesti Ayça ile Nişantaşı’nda başlayan sohbetimiz tam olarak ikinci gruba giriyordu. Ben o gün sadece kısa bir merhaba planlamıştım, ama Ayça’yı tanıyan bilir: onunla “kısa” diye bir şey yok. Cümlenin ortasında konu değiştiren, kahvesini karıştırırken bir yandan garsonu tanıyan, bir yandan da karşı masadaki çiftin kombinini yorumlayan bir enerji.

Nişantaşı zaten böyle bir yer. Herkes birbirini süzer ama kimse belli etmez. Ayça ise tam tersini yapıyordu; süzüyor ve hemen söylüyordu. “Şu adamın ceketi güzel de ayakkabıyla küsmüşler,” dedi daha oturmadan. Ben güldüm, o ciddiydi. İşte bütün gün böyle geçti.

Nişantaşı’na Neden Bayılıyoruz (ve Neden Biraz Kızıyoruz)

Buluşma yerini Ayça seçmişti. “Nişantaşı olsun,” dedi telefonda, “hem kahve içeriz hem de vitrinlere bakıp hayal kurarız, alamasak da bakması bedava.” Bu cümle aslında Nişantaşı’nı en iyi özetleyen şeydi.

Semtin o meşhur kaldırımlarında yürürken insan istese de istemese de bir defile hissine kapılıyor. Kimi elinde kağıt poşetlerle, kimi köpeğiyle, kimi de sırf görünmek için oradaymış gibi geziyor. Ayça bu manzaraya bayılıyordu.

“Bak,” dedi, bir kafenin önünden geçerken, “buradaki insanların yarısı kahve içmiyor, kahvenin yanında poz veriyor.” Haklıydı. O gün gördüğümüz en az üç kişi, kahvesine hiç dokunmadan yarım saat telefonuyla fotoğraf çekti. Ayça bunu görünce kahkahayı bastı: “Kahve soğudu ama estetik sıcak kaldı, olsun.”

Oturacak yer bulmak da ayrı bir hikâyeydi. Nişantaşı’nda boş masa bulmak, İstanbul trafiğinde park yeri bulmaya benziyor; mucize olunca oluyor. Sonunda köşedeki küçük bir kafede, camın kenarında yer kaptık. Ayça hemen en iyi koltuğa kuruldu tabii. “Manzarayı ben izleyeyim, sen bana anlat,” dedi. Kendisi kral, ben muhabir.

Travesti Ayça’yı Bir Cümlede Anlatmak İmkânsız

İnsanlar bazen soruyor, “Nasıl biri Ayça?” diye. Cevap vermek zor, çünkü tek kelimeyle özetlenecek biri değil. Bir yandan çok esprili, bir yandan şaşırtıcı derecede ciddi. Bir konuda saatlerce dalga geçer, sonra birden hayata dair öyle bir laf eder ki elindeki kaşığı bırakıp düşünürsün.

O gün kahvelerimiz gelirken ona bunu söyledim. Güldü. “Ben kombinasyon insanıyım,” dedi. “Hem komedi hem dram, tek kişilik dizi gibiyim.” Ardından da fincanını kaldırıp “Ama reytingim yüksek,” diye ekledi.

Ayça’nın en sevdiğim yanı, kendisiyle dalga geçebilmesi. Kendini çok ciddiye alan insanları sıkıcı buluyor. “Hayat zaten yeterince yorucu,” dedi, “bir de suratımı asarsam kime ne faydam olur?” Bu cümleyi öyle rahat söyledi ki, sanki yıllardır düşünüp bir kenara yazmış gibiydi.

Kahvesini içerken bir yandan da masaya gelen kurabiyeyi paylaşma teklifimi görmezden geldi. “Paylaşmak güzel şey ama kurabiye başka,” dedi gülerek. İşte bu samimiyet, onu konuşurken insanın kendini çok rahat hissetmesinin sebebi.

Kahve Bahane, Muhabbet Şahane

Sohbetin güzelliği şuradaydı: hiçbir konu planlı değildi. Bir konudan diğerine, bir dakika ünlülerin dedikodusundan çocukluk anılarına, oradan da “en sevdiğin film hangisi” tartışmasına atlıyorduk.

Ayça’nın film zevki bir başkaydı. Ağladığı sahneleri anlatırken bile gülüyordu. “Bir filmde kadın adamı terk etti, ben iki paket peçete bitirdim,” dedi. “Sonra film bitti, baktım adam zaten yalancının tekiymiş, boşa ağlamışım.” Bu tarz hikâyeleri o kadar canlı anlatıyor ki, insan kendini o sahnenin içinde buluyor.

Konu müziğe geldiğinde işler karıştı. Ben bir şarkıcıyı savundum, o başka birini. Neredeyse masadaki komşumuzu hakem yapacaktık. “Bak,” dedi Ayça, “müzik zevki tartışılmaz derler ama tartışılır, çünkü senin zevkin biraz tuhaf.” Sonra ikimiz de güldük, çünkü aslında ikimizin de listesinde aynı utanılası şarkılar vardı.

Garsonla Kurulan Beklenmedik Dostluk

Bir ara garson genç bir çocuk geldi, siparişimizi aldı. Ayça ona öyle içten davrandı ki, çocuk beş dakika sonra bize hayat hikâyesini anlatıyordu. Üniversite okuyormuş, part-time çalışıyormuş, hayali yurt dışına gitmekmiş.

Ayça onu dinledi, sonra çok güzel bir şey söyledi: “Sen o hayali bırakma, çünkü hayaller bize kirayı unutturan tek şey.” Çocuk güldü, ben güldüm, o da güldü. Ama söylediği laf havada asılı kaldı. İşte Ayça böyle biri; şakayla ciddiyeti aynı cümleye sığdırıyor.

Garson gidince Ayça bana döndü: “Gördün mü, herkesin bir hikâyesi var. Bizimki biraz daha renkli, o kadar.” Kahvesinden bir yudum aldı ve gülümsedi.

Nişantaşı’nda Görünmek ve Görülmek

Sohbetin bir yerinde konu kaçınılmaz olarak “insanların bakışları”na geldi. Nişantaşı gibi bir yerde herkes birbirini izliyor, bu bir gerçek. Ayça bu konuda çok rahattı.

“Bak,” dedi, “beni izliyorlar diye rahatsız olmuyorum. Ücretsiz ilgi bu, neden reddedeyim?” Sonra saçını hafifçe düzeltti ve ekledi: “Zaten izlenecek bir şey varsa izlensin, ne var bunda?” Bu özgüven öyle doğaldı ki, zorlama değildi. Kendisiyle barışık olmanın verdiği bir rahatlıktı.

Travesti Ayça ile geçirdiğim bu birkaç saatte fark ettiğim en önemli şey buydu aslında: insanların ne düşündüğünü umursamayı çoktan bırakmış. “Herkesi memnun etmeye çalışırsan,” dedi, “sonunda kendini kaybedersin. Ben kaybolmayı sevmem, yönümü şaşırırım.”

Bir kadın yanımızdan geçerken Ayça’nın ayakkabısına baktı, sonra kendi ayakkabısına. Ayça bunu fark etti, bana göz kırptı: “Gördün mü, moda buradan başlıyor. Yarın o ayakkabıdan alır, göreceksin.” Güldük. Belki de haklıydı.

Kahve Kültürü mü, Kahve Tiyatrosu mu?

Nişantaşı’nda kahve içmek başlı başına bir olay. Menüde on beş çeşit kahve var, isimlerinin yarısını okuyamıyorsun, fiyatlarını görünce de bir daha bakıyorsun.

Travesti Ayça menüye bakarken kaşlarını kaldırdı. “Bu kahvenin adı benim maaşımdan uzun,” dedi. Sonra da en sade kahveyi söyledi. “Ben sadeliği severim, hem içimde hem kahvemde.” Bu cümleyi söyler söylemez kendi lafına güldü: “Yalan tabii, hayatım karman çorman ama kahvem sade olsun bari.”

Kahvelerimiz geldiğinde ikimiz de o meşhur “önce fotoğraf” ritüelini yaptık, sonra kendimize güldük. Çünkü demin dalga geçtiğimiz şeyi biz de yapıyorduk. Ayça “İşte bu yüzden kimseyi yargılamamak lazım,” dedi, “hepimiz aynı kahveyi fotoğraflıyoruz.”

Kafenin içi tıklım tıklımdı ama gürültülü değildi. Nişantaşı kafelerinin böyle bir havası var; kalabalık ama sakin, pahalı ama rahat. Ayça bu havayı seviyordu. “Burada oturunca kendimi biraz filmde gibi hissediyorum,” dedi. “Baş rol bende tabii, sen yardımcı oyuncusun.” Teşekkür ettim bu terfi için.

Ayça’nın Hayat Felsefesi: Gül, Geç, Devam Et

Sohbet ilerledikçe konular derinleşti. Zor zamanlardan, insanların önyargılarından, bazen ne kadar yorucu olduğundan konuştuk. Ama Ayça’nın anlatış tarzı hiç ağır değildi. En zor anıyı bile bir esprinin arkasına saklıyor, sonra da “neyse, geçti işte” diyordu.

“Hayat bana çok kez çelme taktı,” dedi, “ama ben her düştüğümde şık düşmeye çalıştım.” Bu cümleye bayıldım. Zorlukları inkâr etmiyor ama onlara teslim de olmuyor. “Ağlamak da var tabii,” diye ekledi, “ama makyajı akıtmayacak kadar. Bütçe belli.”

Ona sordum, “En büyük hayalin ne?” diye. Bir an düşündü, sonra gülümsedi: “Huzur. Sıkıcı geliyor değil mi? Ama gençken macera istiyorsun, sonra anlıyorsun ki asıl lüks huzurmuş.” Kahvesinden bir yudum daha aldı. “Bir de balkonlu bir ev. Kediyle. Ama önce kira insin.”

Bu samimiyet, aslında Travesti Ayça’yı bu kadar sevilen biri yapan şey. Süslü laflar etmiyor, hayatı olduğu gibi anlatıyor. Kendini kahraman gibi göstermeye çalışmıyor, sadece dürüst.

Vedanın Zor Kısmı

Saatler nasıl geçti anlamadık. Camdan dışarı baktığımızda hava kararmaya başlamıştı, Nişantaşı’nın ışıkları teker teker yanıyordu. İkinci, hatta üçüncü kahvelerimizi de bitirmiştik.

Travesti Ayça saatine baktı, “Aa, akşam olmuş,” dedi. “Biz kahve içmeye gelmiştik, tarih dersi verdik neredeyse.” Kalkarken bir kez daha etrafa göz gezdirdi, alışkanlık. “Bak,” dedi, “gündüz gelenlerle akşam gelenler bile farklı. Nişantaşı vardiya değiştiriyor.”

Hesabı isterken ufak bir tartışma çıktı tabii, ikimiz de ödemek istedik. Sonunda Ayça kazandı, çünkü kaybetmeyi sevmiyor. “Bir dahakine sen ödersin,” dedi, “ama seçtiğim yer yine pahalı olur, uyarayım.” Güldük.

Dışarı çıktığımızda hava serinlemişti. Ayça ceketini omzuna attı, o meşhur duruşuyla kaldırımda birkaç adım attı. Yoldan geçen biri döndü baktı, o da alıştığı gibi umursamadı. “Gördün mü,” dedi bana dönerek, “gün bitiyor ama gösteri devam ediyor.”

Sarılıp vedalaştık. Giderken arkasından baktım; kalabalığın içinde kaybolurken bile kendine ait bir tarzı vardı. Nişantaşı’nın o gösterişli sokaklarında bile fark ediliyordu, ama gösteriş için değil, sadece kendisi olduğu için.

Geriye Kalan

Eve dönerken düşündüm. Bu buluşma sadece bir kahve sohbeti değildi. Travesti Ayça gibi biriyle konuşmak, hayatın hem komik hem de derin taraflarını aynı anda hatırlamak gibi. Gülersin, düşünürsün, sonra yine gülersin.

Belki de en güzel yanı buydu: hiçbir şey abartılı değildi, her şey doğaldı. İki insan, üç kahve, bir sürü kahkaha ve arada birkaç ciddi cümle. İstanbul’un bu kalabalık semtinde, bir camın kenarında geçen sıradan ama unutulmaz bir gün.

Ayça’nın son sözü hâlâ aklımda: “Hayat kısa, kahve sıcak, o yüzden hem gülmeyi hem de yudumlamayı unutma.” Bu kadar basit ve bu kadar doğru. Bir dahaki sefere yine buluşacağız, yine Nişantaşı, yine uzun bir sohbet. Ve eminim yine “kısa bir kahve” diye başlayıp akşama kadar sürecek.

Scroll to Top