cinsel normlar ve istanbul

Cinsel Normlar Kimin Aklına Soruldu? İstanbul’dan Samimi Bir Bakış

Bir gün otobüste yaşlı bir teyze bana baktı, baktı, sonra “Kızım sen ne güzelsin maşallah” dedi. Yanındaki torunu fısıldadı: “Anneanne o…” Teyze lafı kesti: “Ne olursa olsun, gülüşü tatlı.” İşte size küçük bir İstanbul mucizesi. O teyze hayatı boyunca kimsenin kafa yormadığı bir şeyi tek cümlede çözdü: kuralları biz koymadık, ama kimin gülüşünün tatlı olduğuna biz karar verebiliriz.

Bu yazıda cinsel normlar denen o görünmez kalıpları konuşacağız. Nereden geldiklerini, neden bu kadar katı olduklarını ve bizim gibi insanların hayatını nasıl etkilediklerini şakayla karışık ama içtenlikle ele alacağız. Üç şey vaat ediyorum: güleceksin, biraz düşüneceksin ve sonunda kendini biraz daha hafif hissedeceksin.

Cinsel Normlar Tam Olarak Ne Demek?

Gel önce şu kavramı masaya yatıralım. Cinsel normlar, toplumun “şöyle olmalı, böyle olmamalı” diye sessizce yazdığı kurallar bütünü. Kimse oturup bunları bir kâğıda dökmedi, ama hepimiz biliyoruz. Kadın şöyle oturur, erkek böyle güler, şu kişi şununla evlenir, bu insan şöyle sever.

İşin komik tarafı, bu kuralları yazan bir kurul yok. Ne bir genel müdür var, ne bir imza. Buna rağmen herkes sanki çok resmi bir sözleşme imzalamış gibi davranıyor. Oysa toplumsal cinsiyet normları dediğimiz şey, tıpkı moda gibi: dün doğru olan bugün gülünç, bugün tuhaf olan yarın sıradan.

Biyoloji Değil, Senaryo

Bilim insanları yıllar önce şunu söyledi: doğduğunda bir biyolojik cinsiyetin var, ama toplumsal cinsiyetin yok. Onu sonradan öğreniyorsun. Yani bebek pembe ya da mavi seçmiyor; aile, okul, komşu, televizyon ve mahalle bakkalı seçiyor.

Düşünsene, daha konuşmayı bilmeyen bir bebeğe “erkek adam ağlamaz” deniyor. Bebek ağlamaktan başka ne bilir ki zaten? İşte cinsel normlar tam da burada başlıyor: insan henüz kendini tanımadan, ona bir rol veriliyor ve “buyur, ömür boyu oyna” deniyor.

Kim Yazdı Bu Senaryoyu?

Kısa cevap: kimse ve herkes. Uzun cevap: nesilden nesile aktarılan alışkanlıklar, atasözleri, dini yorumlar, ekonomik düzen ve biraz da tembellik. Çünkü sorgulamak yorucu. “Böyle gelmiş böyle gider” demek çok daha kolay.

Ama dur. “Böyle gelmiş böyle gider” diyen aynı toplum, elli yıl önce telefonu duvardan çevirerek kullanıyordu. Demek ki bazı şeyler gidiyormuş. O zaman neden iş cinsel kimlik ve sevme biçimlerine gelince herkes “asla değişmez” moduna geçiyor?

Türkiye’de Cinsel Normlar ve Bizim Hâlimiz

Şimdi gelelim asıl mevzuya. Türkiye gibi gelenekle modernliğin aynı taksiye binip durmadan tartıştığı bir ülkede cinsel normlar epey katı. Burada “namus” deyince akan sular duruyor, “el âlem ne der” deyince bütün cesaretler buharlaşıyor.

Bizim gibi insanlar için bu kalıplar bazen komik, bazen yorucu, bazen de gerçekten can yakıcı. Çünkü biz doğduğumuz andan itibaren birine verilen senaryoyu okumayı reddediyoruz. Ve inan bana, senaryoyu reddetmek bu ülkede cesaret işi.

El Âlem Denen O Meşhur Komşu

Türkiye’de görünmez ama her yerde olan bir karakter var: el âlem. Kim bu el âlem? Nerede oturur? Telefonu var mı? Kimse bilmiyor. Ama herkes ondan korkuyor.

El âlem, toplumsal cinsiyet normlarının bekçisidir. Sen kendi hayatını yaşamaya kalkarsın, el âlem hemen perde arkasından “ayy ne yapıyor bu” der. Hâlbuki o el âlemin de kendi dolapları, kendi gizli hayatları, kendi “kimseye söyleme” dosyaları vardır. Yargılamayı en çok seven, genelde en çok saklayandır.

Atasözleri Fabrikası

Bir de şu atasözleri var. “Saçı uzun aklı kısa”, “kız doğuran dövünsün”, “erkek adam ağlamaz”… Bu cümleleri kim üretti, neden hâlâ kullanıyoruz, belli değil. Sanki bir yerde 7/24 çalışan bir kalıp yargı fabrikası var, durmadan üretiyor.

Bu atasözlerinin tek bir görevi var: cinsel normları sağlamlaştırmak. İnsanlara “yerini bil, kalıbından çıkma” demenin şirin paketlenmiş hâli. Ama ben şuna inanıyorum: bir cümle yüzlerce yıl tekrarlandı diye doğru olmuyor. Tekrarlanan bir yalan, sadece eski bir yalan olur.

İstanbul: Kuralların En Çok Esnediği Şehir

Şimdi biraz nefes alalım, çünkü güzel bir kısma geldik. İstanbul. Bu şehir bir mucize. Aynı sokakta türbanlı teyzeyle, saçı yeşil gençle, takım elbiseli iş insanıyla, bizim gibi rengârenk insanlarla karşılaşırsın. Ve çoğu zaman kimse kimseye karışmaz.

İstanbul, cinsel normların en çok esnediği yerdir. Çünkü kalabalıkta saklanmak değil, kalabalıkta görünmek mümkün. Bu şehir o kadar çok şey görmüştür ki, artık şaşırmayı bırakmıştır. Ve şaşırmayı bırakan bir şehir, özgürlüğün ilk adımıdır.

Şehrin Hafızası Geniştir

İstanbul’un yüzyıllarca farklı kültürleri, farklı insanları, farklı yaşam biçimlerini barındırdığını unutmayalım. Bu şehir her zaman “tek tip” olmayı reddetmiş. Belki de bu yüzden bizim gibi insanlar burada biraz daha rahat nefes alıyor.

Beyoğlu’nun arka sokaklarında, Kadıköy’ün kafelerinde, gece geç saatlerde açık kalan bir çay ocağında… İnsan kendini bazen gerçekten özgür hissediyor. Çünkü orada kimse senin cinsel kimlikini bir sınav kâğıdı gibi incelemiyor. Sadece bir insan olarak oradasın.

Ama Toz Pembe Değil

Yanlış anlama, İstanbul cennet değil. Burada da bakışlar var, laflar var, bazen daha kötüsü var. Ben sadece şunu söylüyorum: bu şehirde özgürlüğün nefes alacağı çatlaklar daha geniş. Ve biz o çatlaklardan ışık gibi sızmayı çok iyi biliyoruz.

Cinsel Normların Saçma Tarafları (Gül Geç Listesi)

Bazen oturup düşünüyorum, bu kuralların ne kadar tutarsız olduğunu görünce gülmekten başka çare kalmıyor. İşte birkaç örnek:

  • Pembe-mavi meselesi. Bir renk nasıl cinsiyet sahibi olur? Pembe yüz yıl önce “erkek rengi” sayılıyordu. Demek ki renkler bile fikir değiştiriyor, biz değiştiremiyor muyuz?
  • “Erkek adam ağlamaz.” Yani duygu sahibi olmak bir cinsiyete mi ait? O zaman soğan doğrarken ağlayan bütün erkekler ne olacak?
  • Kadın işi-erkek işi. Yemek yapmak evde “kadın işi”, restoranda “şef” olunca prestijli meslek. Aynı tencere, farklı muamele.
  • Hesabı kim öder savaşı. Asırlardır süren bu tartışma, aslında cinsel normların cüzdana kadar uzandığının kanıtı.

Bu liste uzar gider. Ama özü şu: kurallar o kadar keyfi ki, biri çıkıp “neden?” diye sorunca hepsi kâğıttan kale gibi yıkılıyor.

Normlar Neden Bu Kadar Israrcı?

Çünkü insanlar belirsizlikten korkar. Herkesin bir kutuya girdiği bir dünya, yönetmesi kolay bir dünyadır. “Sen kadınsın, sen erkeksin, sen şunu yaparsın” demek, hayatı basitleştirir. Ama hayat basit değil ki. İnsan basit değil ki.

Biz kutulara sığmayan insanlarız. Ve sığmamak bir kusur değil, sadece kutunun küçük olduğunun kanıtı.

Cinsel Özgürlük: Kendi Senaryonu Yazmak

Şimdi en sevdiğim kısma geldik. Cinsel özgürlük dediğimiz şey, herkesin sandığı gibi “her istediğini yapmak” değil. Bence çok daha derin bir şey: kendin olma izni vermek. Hem de kimseden izin beklemeden.

Cinsel özgürlük, sana verilen senaryoyu okuyup “teşekkürler ama ben kendiminkini yazacağım” diyebilmektir. Korkmadan, utanmadan, özür dilemeden.

Önce Kendinle Barış

Bu yolculuk dışarıdan değil, içeriden başlıyor. Yıllarca sana “yanlışsın” denmiş olabilir. Ama o ses senin sesin değil. O, ezberletilmiş bir koro. O koroyu susturmak, özgürlüğün ilk adımı.

Kendinle barışmak, aynaya bakıp “ben buyum ve bu güzel” diyebilmektir. Bunu söylemek bazen yıllar alır, biliyorum. Ama her gün biraz daha yüksek sesle söylenebilir.

Sonra Çevreni Seç

İkinci adım: yanında kim var, ona dikkat et. Seni olduğun gibi seven insanlar varsa, onlara sıkı sıkı tutun. Cinsel normları bahane edip seni küçülten kim varsa, hayatından nazikçe çıkar. Herkesi memnun etmeye çalışmak, kimseyi mutlu etmez, en çok da seni.

İşte küçük bir kontrol listesi, hayatındaki insanları değerlendirmek için:

  1. Yanında kendin gibi olabiliyor musun?
  2. Sana destek mi oluyor, yoksa sürekli düzeltmeye mi çalışıyor?
  3. Başarına seviniyor mu, yoksa kıskanıyor mu?
  4. Zor günde yanında mı, yoksa kayıplara mı karışıyor?

Cevaplar netleştikçe, çevren de netleşir.

En Son: Görünür Ol

Üçüncü adım cesaret ister. Görünür olmak, sadece kendin için değil, arkandan gelenler için de bir kapı açar. Her görünür olan cinsel kimlik, bir sonraki insanın yolunu biraz daha aydınlatır.

Ben buna “meşale taşımak” diyorum. Birileri bizden önce taşıdı, biz devraldık, bir gün başkasına vereceğiz. Bu zincir kırılmasın diye varız.

Sık Karşılaşılan Yanlış Anlamalar

“Cinsel normlara karşı çıkmak, kuralsızlık demek değil mi?”

Hayır. Biz kaos istemiyoruz. Biz sadece bize sormadan konulan kuralları sorguluyoruz. Saygı, sevgi, dürüstlük… Bunlar kalsın. Ama “sen şöyle olmalısın” baskısı gitsin.

“Bu konular İstanbul dışında konuşulmaz mı?”

Konuşulur, ama daha sessiz. Her şehrin kendi cesareti, kendi çatlakları var. Toplumsal cinsiyet normları her yerde aynı katılıkta değil, ama her yerde insanlar var. Ve insan olan her yerde umut var.

“Değişim gerçekten mümkün mü?”

Kesinlikle. On yıl önce konuşulamayan şeyler bugün açıkça konuşuluyor. Yavaş, evet. Sancılı, evet. Ama imkânsız değil. Cam tavanlar bir gün kırılır; yeter ki birileri kafasını o cama vurmaya devam etsin.

Küçük Bir Hatırlatma

Bütün bu cinsel normlar meselesini şöyle özetleyeyim: kimse sana hayatını nasıl yaşayacağını dikte edemez. Ne komşu, ne el âlem, ne yüzyıllık atasözleri. Senin hayatın senin, ve sen onun tek yazarısın.

Unutma, en güzel hikâyeler hep kuralları çiğneyenler tarafından yazıldı. Kalıba sığan kimse tarih kitabına girmedi. Cesaret edenler girdi.

Sonuç: Gülüşün Tatlı Olsun Yeter

Yazının başındaki teyzeyi hatırlıyor musun? “Ne olursa olsun, gülüşü tatlı” demişti. İşte bütün mesele bu. Cinsel normlar bize ne derse desin, sonunda geriye kalan şey insanlığımız oluyor. Gülüşümüz, sevgimiz, başkalarına dokunuşumuz.

Sana bıraktığım tek görev şu: bu hafta bir kere, sırf kendin için, kimseden izin almadan kendin gibi davran. Küçük bir şey olabilir. Sevdiğin bir kıyafet, içten bir kahkaha, “hayır” demeyi öğrenmek. Cinsel özgürlük büyük devrimlerle değil, bu küçük cesaretlerle başlar.

Şimdi söyle bakalım: bu adımlardan hangisini önce atacaksın? Çünkü senaryoyu yazmaya başlamanın tam zamanı, hem de baş rolde sen varsın.

Scroll to Top