Travesti Eda’yı İstanbul’da bir kez görenin bir daha unutmaması için çok güçlü bir sebep var: sarı. Bildiğimiz sarı. Limon sarısı, hardal sarısı, güneş sarısı, “bu kadar da sarı giyilmez” denilen ama Eda’nın üstünde nedense gayet iyi duran o iddialı tonlar. Kimi insan siyaha sığınır, kimi beyaza yaslanır, kimi de “ben nötr ton insanıyım” diyerek bejle ömür törpüler. Ama travesti Eda öyle biri değil. O, sabah gözünü açtığı andan gece eve döndüğü ana kadar adeta kendi kişisel güneşini yanında taşıyan bir karakter.
Bu yazıda travesti Eda’nın sarı renkle kurduğu o tatlı, hafif takıntılı ama son derece eğlenceli ilişkiyi konuşacağız. İstanbul’daki yaşamından tarzına, kahve siparişinden takı seçimine, mahalle esnafıyla kurduğu ilişkiden arkadaş ortamlarında patlattığı esprilere kadar uzanan rengârenk bir hikâye bu. Hem samimi, hem komik, hem de şunu açık açık söyleyelim: travesti Eda gibi bir karakteri anlatırken düz cümlelerle iş bitmez. Çünkü Eda zaten dümdüz biri değil. O biraz flaş, biraz neşe, biraz inat, biraz da “ben buyum canım” özgüveni.
İstanbul gibi koşturan, bazen geren, bazen büyüleyen bir şehirde dikkat çekmek kolay değildir. Her köşede ayrı bir hikâye, her sokakta ayrı bir karakter vardır. Ama travesti Eda, o kalabalığın içinde bile seçilir. Üstelik bunu bağırarak değil, ışıldayarak yapar. Sarı bir ceketle vapura biner, sarı küpelerle kahve içer, sarı çantasıyla Cihangir yokuşlarını tırmanır. İnsan ister istemez dönüp bir daha bakar. Sonra bir daha. Sonra da içinden “ya bu kadın güneş paneli gibi enerji yayıyor” der.
Travesti Eda kimdir, neden bu kadar konuşulur?
Travesti Eda’yı sadece dış görünüşüyle anlatmak büyük haksızlık olur. Çünkü onun asıl etkisi kıyafetlerinden değil, tavrından gelir. Sarı onun imzası olabilir ama o imzayı değerli yapan şey, Eda’nın kendine özgü hali. Konuşurken samimidir, gülerken ölçü kaçırır, sinirlenince iki dakika söylenir ama sonra yine şakaya vurur. İnsanı kasmaz. Yanında “acaba yanlış bir şey dedim mi” hissi doğmaz. Zaten en sevilen özelliği de bu: içtenliği.
İstanbul’da yaşayan pek çok kişi gibi onun da hızlı başlayan, plansız uzayan günleri vardır. Ama travesti Eda’nın hayatında küçük bir fark bulunur. O sıradan anları bile gösteriye çevirmeyi başarır. Markete giderken bile kombin yapar. “Alt tarafı ekmek alıp geleceğim” diyen biri değildir. Çünkü ona göre insanın ekmek almaya giderken de estetik bir sorumluluğu vardır. Özellikle de sarı bir crop ceket dolapta onu bekliyorsa.
Travesti Eda’nın çevresinde bu yüzden hep bir hareket olur. Arkadaşları onunla buluşurken saatten önce ruhen hazırlanır. Çünkü Eda ile geçen bir gün, kahve içip evine dönmekten ibaret değildir. Arada bir mağazaya girilir, bir vitrinin önünde on dakika yorum yapılır, yoldan geçen birinin ayakkabısı beğenilir, taksiciyle hayat konuşulur. Eda sıradanlığı sevmez. Belki bu yüzden sarıya bu kadar düşkündür. Sarı da sıradan değildir.
Sarı renkle başlayan büyük aşk
Bazı insanların bir renkle kurduğu bağ çocukluktan gelir. Travesti Eda için de durum biraz öyle. Kendi anlattığına göre çocukken boyama kitabında güneşi hep daha büyük çizer, sonra da “sayfaya biraz daha enerji gelsin” diye etrafını sarıya boyarmış. Normal çocuklar gökyüzünü mavi yapar, çimleri yeşile boyar. Eda ise sayfanın yarısını sarıya çevirirmiş. O günlerden belliymiş yani.
Yıllar içinde bu sevgi geçmemiş, aksine karakterine yerleşmiş. İlk başta ufak detaylarla başlamış: sarı toka, sarı oje, sarı bir çanta. Sonra iş büyümüş. Bir bakmışsın sarı trençkot almış. Ardından sarı topuklular. Sonra “bir elbise buldum, resmen üzerime doğmuş” diyerek limon sarısı bir gece elbisesiyle çıkagelmiş. Arkadaşları önce biraz çekinmiş. “Eda bu fazla mı iddialı?” diye soran olmuş. Ama Eda’nın klasik cevabı hazırmış: “Canım ben zaten sakin olayım diye yaratılmadım.”
İşin komik tarafı, travesti Eda sarıyı sadece moda tercihi olarak görmüyor. Onun için sarı bir ruh hali. Enerji, sıcaklık, dikkat, neşe ve biraz da yaramazlık demek. Siyah giydiğinde kendini fazla ciddi bulduğunu söylüyor. Beyazı seviyor ama “çok uslu” geliyor. Kırmızıyı güçlü buluyor ama sarının verdiği o tatlı deliliği hiçbir renkte bulamadığını anlatıyor. Haklı mı? Vallahi onu sarı içinde görünce insan “evet, bu renk bunun kaderi olmuş” diyor.
İstanbul sokaklarında sarı bir imza
İstanbul zaten başlı başına bir sahne. Beşiktaş’ın telaşı, Kadıköy’ün rahatlığı, Nişantaşı’nın iddiası, Taksim’in bitmeyen hareketi… Her semtin başka bir tonu var. Ama travesti Eda bu tonların içine kendi sarısını ekliyor. Ve işin ilginç yanı, şehir onunla uyum sağlıyor.
Mesela bir pazar sabahı Moda’da yürüdüğünü düşün. Herkes kahvesini almış, hafif mahmur ama havalı. Derken uzaktan travesti Eda beliriyor. Üzerinde sarı bir oversize gömlek, altında beyaz şort, gözünde altın çerçeveli gözlük. Elinde de sarı detaylı bir çanta. O kadar doğal taşıyor ki kimse “çok olmuş” diyemiyor. Çünkü Eda’da “çok” diye bir şey yok. Onda her şey kararında değil, karakterinde.
Bir başka gün Cihangir’de merdivenlerden inerken görülüyor. Bu kez hardal sarısı bir elbise giymiş. Yanında arkadaşı var ve Eda ciddi ciddi simitçinin tezgâhındaki sarı peçetelerin kombinini tamamladığını iddia ediyor. Abartıyor mu? Evet. Ama komik mi? Çok.
İstanbul’da stil sahibi olmak ayrı bir şey, akılda kalmak ayrı bir şey. Travesti Eda ikisini birden yapıyor. Çünkü onun tarzında bir kostüm havası yok. Her şey kendiliğinden gibi duruyor. Sanki dolabı açmış ve sarı ona “beni seç” demiş. O da fazla nazlanmadan kabul etmiş.
Travesti Eda’nın gardırobu: küçük çaplı bir güneş deposu
Travesti Eda’nın gardırobunu ilk kez gören herkesin tepkisi aşağı yukarı aynıdır: “Burada mevsim hep temmuz mu?” Çünkü içeride sarının tonları adeta sıra sıra dizilmiştir. Açık sarı bluzlar, hardal ceketler, neon detaylı çantalar, pastel sarı trikolar, altın sarısı aksesuarlar… İnsan ister istemez gözlerini kısıyor. Ama kötü anlamda değil. Bildiğin parlaklık var.
Eda’nın gardırop düzeni de ayrı bir olay. Kıyafetlerini renklere göre değil, “moduna göre” ayırdığını söylüyor. Mesela “bugün tatlı ama hafif tehlikeli” hissediyorsa daha parlak sarıları tercih ediyor. “Kibar ama unutulmaz olayım” günlerinde daha yumuşak tonlara dönüyor. Bir de özel gün sarıları var. Onlar herkesin kolay kolay erişemeyeceği parçalar. “Bu elbise durduk yere giyilmez, anı ister” diye anlattığı parçaları var. Sanki müzeden eser çıkarıyor.
Ayakkabılarda da durum değişmiyor. Sarı topuklular, sarı sandaletler, sarı sneakerlar… Hatta bir ara sarı çizme sevdasına kapılmıştı da arkadaşları “Eda, bu kadarını mağaza çalışanı bile düşünmemiştir” diye dalga geçmişti. O ise gayet sakin bir şekilde “vizyonunuz dar” diyerek konuyu kapatmıştı.
Sarı aksesuar meselesi: işin tadı burada kaçıyor, ama güzel kaçıyor
Kıyafet tamam, peki ya aksesuar? Travesti Eda’ya göre sarı giyinmek yetmez, sarıyı desteklemek gerekir. O yüzden takı seçiminde, çantada, telefonda, hatta bazen kahve termosunda bile sarı detay olur. Küpe seçerken “ışığı yakalıyor mu” diye bakar. Güneş gözlüğü alırken cam rengi değil, çerçevenin enerjisiyle ilgilenir. Bir keresinde sadece sarı taşlı yüzük buldu diye üç mağaza dolaşmışlığı vardır.
En komik olaylardan biri de telefon kılıfı meselesi. Eda, sarı telefon kılıfı bulamayınca geçici olarak şeffaf kullanmak zorunda kalmıştı. Ama bunu öyle bir anlattı ki sanırsın hayatına büyük bir eksiklik çökmüş. “Telefonuma bakınca içim açılmıyor” demişti. Normal bir insan için küçük bir detay. Ama travesti Eda için ruhsal denge meselesi.
Bir de çanta konusu var. Eda’ya göre çanta sadece eşya taşımaz, mesaj verir. Siyah çanta “ben temkinliyim” der, kahverengi çanta “ben mantıklıyım” der, sarı çanta ise “ben geldim, çay koyun” der. Bu tanıma itiraz etmek zor. Çünkü Eda’nın sarı çantaları gerçekten ortama giriş yapıyor.
Gündelik hayatta sarının komik sonuçları
Tabii travesti Eda’nın sarı takıntısı her zaman kusursuz ilerlemiyor. Bazen ortaya çok komik sahneler çıkıyor. Mesela bir gün pazardan muz alırken satıcı “abla poşet de sarı verelim tam takım olsun” demişti. Eda kahkahayı basıp “sen beni anlamış bir esnafsın” diyerek iki kilo muz almıştı. Muz ihtiyacı var mıydı? Muhtemelen yoktu. Ama olay artık alışveriş değil, estetik bir dayanışmaya dönmüştü.
Bir başka gün taksiye biniyor. Üzerinde sarı ceket, sarı küpe, sarı çanta. Şoför dikiz aynasından bakıp “abla bugün güneş sende doğmuş” diyor. Eda da hiç bozuntuya vermeden “hava kapalıysa ben ne yapayım canım, hizmet veriyorum” cevabını yapıştırıyor. İşte travesti Eda tam olarak böyle biri. İnsanlara laf yetiştirirken bile kırmadan, güldürerek yapıyor.
Arkadaş ortamlarında da sarı yüzünden sık sık şaka konusu oluyor. Buluşmalarda biri geç kalınca “Eda gelmeden mekan tam aydınlanmıyor” diyen olur. Biri moral bozukluğu yaşasa “Eda’dan bir küpe ödünç verelim, neşesi yerine gelsin” denir. O da bunlara alınmaz. Hatta çoğunu kendi başlatır. Zaten kendisiyle dalga geçebilen insanlar her zaman daha çekici değil mi? Travesti Eda da bunun canlı kanıtı.
Travesti Eda’nın sarı felsefesi
İşin özü sadece kıyafet değil. Travesti Eda, sarıyı bir tür yaşam tavrı gibi görüyor. Ona göre insanlar çoğu zaman fazla geri çekiliyor. “Aman dikkat çekmeyeyim, aman laf gelmesin, aman çok olmayayım” diye diye silikleşiyor. Eda ise tam tersini savunuyor. Elbette herkes sarı giysin demiyor ama herkesin kendi sarısını bulması gerektiğine inanıyor.
Bu bazen bir renk olur, bazen bir saç modeli, bazen kahkaha atma biçimi, bazen de konuşurken kullandığın cesur bir üslup. Travesti Eda’nın sevilen yanlarından biri de burada yatıyor. O sadece şık görünmek istemiyor, kendin olmanın rahatlığını da taşıyor. İnsan onun yanında biraz daha gevşiyor, biraz daha “boş ver” diyebiliyor.
İstanbul gibi zaman zaman sertleşebilen bir şehirde bu tavır çok kıymetli. Çünkü burada insanlar çoğu zaman zırh kuşanıyor. Suratlar asık, adımlar hızlı, sabır düşük. Travesti Eda ise bütün bu koşuşturmanın içinde “bir dakika, biraz da eğlenelim” diyen biri gibi. Sarı renk de bunun en net sembolü.
İstanbul gecelerinde Eda etkisi
Gece hayatı demeden travesti Eda’yı anlatmak eksik kalır. Çünkü o geceyi sadece yaşayan değil, dekoruna katkı sunan insanlardan. Özellikle İstanbul gecelerinde Eda’nın sarı seçimleri ayrı bir seviyeye çıkar. Gündüz giydiği sarı daha neşeliyse, gece tercih ettiği sarı daha iddialıdır. Saten dokular, parlak kumaşlar, ince topuklar, altın tonlu makyaj detayları… Kısacası “ben buradayım” der ama asla bağırmaz.
Bir mekâna girdiğinde ilk dikkat çeken şey kıyafeti olabilir ama birkaç dakika sonra herkesin asıl konuştuğu şey enerjisi olur. Çünkü travesti Eda sadece iyi giyinen biri değil, ortamı yumuşatan biri. Garsona teşekkür eder, DJ’in çaldığı şarkıya yorum yapar, arkadaşının moralini yükseltir, aynada kendine bakıp “iyi ki bu elbiseyi almışım” diye küçük bir kutlama yapar. Onunla dışarı çıkmak biraz yorucu olabilir, doğru. Ama sıkıcı olması imkânsız.
Bir keresinde sarı pullu bir elbiseyle doğum gününe gelmişti. Herkesin ağzı açık kaldı. Bir arkadaşının yorumu hâlâ unutulmuyor: “Eda, sen disco topuyla güneşin çocuğu gibi olmuşsun.” Bu cümle normalde eleştiri gibi durur ama Eda bunu iltifat sayıp gece boyunca keyifle anlattı.
İnsanlar travesti Eda’yı neden seviyor?
Sadece renk seçimi yüzünden değil tabii. İnsanlar travesti Eda’yı seviyor çünkü o yapmacık değil. Gösterişli olabilir ama sahte değil. Cesur olabilir ama itici değil. Dikkat çekebilir ama bunu başkasını bastırarak yapmaz. Bu çok önemli bir fark.
Sosyal çevresinde sık duyulan bir şey var: “Eda gelince ortam rahatlıyor.” Çünkü o yargılayan biri değil. Tam tersine, insanı olduğu gibi kabul etmeye yatkın. Belki de sarıyı bu kadar sahiplenmesi biraz buradan geliyor. Sarı sıcak bir renk. Travesti Eda da öyle. İlk bakışta parlak, yaklaştıkça samimi.
Onu tanıyanlar bilir, bazen dünyanın en komik cümlesini tam en ciddi anda kurar. Mesela herkes bir konuya gömülmüşken “bir dakika, benim küpem neden bu ışıkta turuncuya dönüyor?” diyebilir. Gereksiz mi? Evet. Ama tam da bu yüzden Eda’dır işte. Hayatı fazla ciddiye almanın kimseye faydası olmadığını bilir.
Travesti Eda ve stil meselesinden çıkarılacak dersler
Şimdi dürüst olalım. Hepimiz travesti Eda kadar sarı giyemeyiz. Hatta bazılarımız sarı tişörtle bile aynada barışamaz. Ama Eda’nın hikâyesinden alınacak güzel bir ders var: tarz, cesaret işidir. Modayı taşıyan şey kıyafetin kendisi değil, içindeki kişinin rahatlığıdır.
Travesti Eda’nın sarı renkten vazgeçmemesi biraz da bu yüzden etkileyici. Çünkü bu sadece zevk değil, tutarlılık. İnsan kendine yakışanı, kendini iyi hissettiren şeyi bulduğunda dış sesleri biraz daha kolay susturuyor. Eda’nın yaptığı da tam olarak bu. O sarıyı seçmiş, sarı da onu bırakmamış gibi.
Bir de şu var: Herkesin hayatında kendini iyi hissettiren küçük semboller olmalı. Biri için parfüm, biri için ruj, biri için yüzük, biri için spor ayakkabı. Travesti Eda için bu sembol sarı. Onu görünce neşesi artıyor, enerjisi yükseliyor, tavrı netleşiyor. Bunu küçümsememek lazım. Hayat zaten yeterince yorucu. İnsanın içini açan şeye tutunması bazen en akıllıca şey.
Eda sarıdan vazgeçmez, iyi ki de geçmez
Travesti Eda’yı anlatırken tek bir cümle kurmak gerekirse şöyle denebilir: O, İstanbul’un gri anlarına sarı bir itirazdır. Kimi zaman komik, kimi zaman gösterişli, kimi zaman tatlı bir şekilde abartılı… Ama her zaman kendisi. Sarı onun sadece favori rengi değil; ruhunun dışarı yansıyan hali.
Bu yüzden travesti Eda denince akla sadece bir isim değil, bir enerji geliyor. Kahkahasıyla, sokak stiliyle, dost canlısı tavrıyla, bazen fazla iddialı ama hep eğlenceli kombinleriyle hafızada yer eden bir karakter. Ve evet, sarıdan kolay kolay vazgeçmeyecek gibi görünüyor. Zaten vazgeçse biraz eksik kalırdı.
İstanbul’un kalabalığında kendine ait bir ışık taşımak kolay iş değil. Ama travesti Eda bunu yapıyor. Hem de hiç kasmadan, kimseye yaranmaya çalışmadan, kendi halinde ama etkili bir şekilde. Onu özel yapan da tam olarak bu. Herkesin biraz daha cesur, biraz daha neşeli, biraz daha “ben buyum” diyebildiği bir dünya fena olmazdı doğrusu.
Travesti Eda sarı giymeye devam etsin. Biz de uzaktan bakıp bazen gülümseyelim, bazen ilham alalım, bazen de içimizden “şu özgüvenin yarısı bize düşse yeter” diyelim. Çünkü bazı insanlar gerçekten renkle değil, ruhla parlar. Eda da o insanlardan biri.



