travesti anıları

Travesti Anıları: En Unutulmazlardan Seçmeler

İstanbul’un göbeğinde, topuklu ayakkabıların tıkırtısının martı seslerine karıştığı o büyülü kaosun içinde, anlatılacak o kadar çok hikaye birikiyor ki… Bazen düşünüyorum da, bizlerin hayatı aslında bitmek bilmeyen bir sitcom dizisi gibi. Hani şu kahkaha efektli olanlardan değil, bizzat hayatın kendi ironisiyle yoğrulmuş, acısıyla tatlısıyla, ama en çok da kahkahasıyla dolu bir dizi.

Bugün sizlere, o meşhur İstanbul gecelerinde, kulislerde, taksi duraklarında ve hatta bakkal amcanın önünde yaşanmış, en unutulmaz travesti anıları arasından bir demet sunmak istiyorum. Çayınızı, kahvenizi, ya da akşam saatleriyse şöyle güzel bir kadeh şarabınızı alın; çünkü bu hikayeler hem iç ısıtacak hem de “Yok artık!” dedirtecek cinsten.

Topuklu Ayakkabı ile Maraton Koşusu

Hani derler ya, “Güzellik acıdır” diye. Bizim camiada bu lafın karşılığı, “Güzellik, Arnavut kaldırımında 12 puntoluk stilettolarla ayakta kalabilmektir” şeklinde revize edilmiştir.

Yıllar önce, Beyoğlu’nun o meşhur ara sokaklarından birinde, sanırım Tarlabaşı’na doğru inen o dik yokuşlardan birindeydim. Üzerimde payetli, ışıl ışıl bir elbise; saçlar yapılı, makyaj desen “Bülent Ersoy görse kıskanır” kıvamında. Bir arkadaşımın doğum günü partisinden çıkmışız, hava hafif serin ama kanımız kaynıyor. Taksi bulma umuduyla yola atıldık ama İstanbul taksicileri malum, o saatte değişim saati bahanesiyle kimseyi almıyorlar.

Tam o sırada, uzaktan bir grup gencin bize doğru geldiğini fark ettim. Gözler biraz baygın, yürüyüşler hafif yalpalamalı. Belli ki onlar da gecenin sonuna gelmişler. İçlerinden biri, “Abla, o ayakkabılarla nasıl yürüyorsun, helal olsun valla!” diye bağırdı. Ben de tam o esnada havaya girip, “Ayy şekerim, biz doğuştan böyleyiz, yer çekimine meydan okuyoruz!” diyecektim ki…

Ayağım o meşhur Beyoğlu taşlarından birinin arasındaki boşluğa sıkışıverdi!

O anki görüntüyü gözünüzde canlandırın: Bir elimde el çantası, diğer elim havada, tek ayak üzerinde duran devasa bir flamingo gibiyim. Ayakkabı çıkmıyor! Gençler durumu fark edince gülmekten yerlere yatacaklar sandım ama hayır, İstanbul’un delikanlısı başkadır. Hemen koştular, “Abla dur, biz hallederiz” diyerek seferber oldular. Biri çantamı tuttu, diğeri koluma girdi, öbürü yere çöküp ayakkabıyı kurtarmaya çalıştı.

O an, travesti anıları dosyamın en tatlı sayfalarından biri yazılıyordu. Ayakkabıyı kurtardılar ama topuğu kırılmıştı. Çocuklardan biri, “Abla sen böyle yürüyemezsin, gel seni sırta alalım taksiye kadar” demesin mi? Gülmekten makyajım akacak diye korktum. Sonuçta o gece, tanımadığım üç üniversiteli genç, kırık topuklu bir kraliçeyi taksi durağına kadar kahkahalar eşliğinde taşıdı. İnsanlık ölmemiş, sadece topuklular biraz dayanıksızmış meğer.

“Senin Sesin Çok Tanıdık Geliyor”

Bir gün kuafördeyim. Biliyorsunuz, kuaför salonları bizler için terapi merkezidir, haber ajansıdır, hatta bazen siyaset meydanıdır. Fön çektiriyorum, yan koltukta da orta yaşlı, oldukça ciddi görünümlü bir teyze oturuyor. Saçlarını boyatıyor, bir yandan da dergi karıştırıyor.

Benim föncü çocukla, geçen gece gittiğimiz mekandaki şov hakkında yüksek sesle dedikodu yapıyoruz. Ben anlatıyorum: “Ayol o peruk neydi öyle, kafasında kuş yuvası taşıyor sandım!” diye bağırıyorum. Teyze arada bir bana bakıyor, gözlerini kısıyor. Dedim herhalde rahatsız oldu, sesimi biraz alçalttım.

Fön bitti, kasaya doğru yöneldim. Teyze de boyası yıkanmış, havluyla bekliyor. Yanıma yaklaştı.

“Kızım,” dedi. “Senin sesin çok tanıdık geliyor. Sen geçen gün radyoda çıkan o doktor hanım mısın?”

Bir an duraladım. Hangi doktor? Radyo? Ben ve doktorluk? Kahkaha atmamak için dudaklarımı ısırdım. Meğer teyze, benim o kalın, tok ve kendimce etkileyici bulduğum ses tonumu, radyoda sağlık programı sunan bir profesörün sesine benzetmiş!

“Yok teyzeciğim,” dedim, en hanımefendi tavrımla. “Ben doktor değilim ama ruhun ilacıyım diyelim.”

Teyze anlamadı tabii. “Olsun yavrum,” dedi. “Sesin çok otoriter, bence sen de doktor olabilirdin.”

O günden beri arkadaşlarıma hava atarım. “Bana bulaşmayın, sesimle ameliyat ederim adamı!” diye. Travesti anıları sadece gece hayatından ibaret sanılmasın; bazen bir kuaför koltuğunda, hiç beklemediğiniz bir anda kendinizi tıp dünyasının yıldızı sanırken bulabilirsiniz.

Bakkal Osman Amca ve Yanlış Teslimat

Mahalle kültürü İstanbul’da hala ölmediyse, bunun en büyük sebebi bakkallardır. Benim oturduğum semtte de Osman Amca var. Dünya tatlısı, tonton bir adam. Ama gözleri pek iyi görmüyor garibim.

Bir gün internetten sipariş verdiğim devasa bir koli kapıya geldi. İçinde sahne kıyafetlerim, tüyler, simler, ne ararsanız var. Kargocu beni evde bulamayınca, paketi Osman Amca’ya bırakmış. Akşamüstü eve dönerken bakkala uğradım.

“Osman Amca, benim kargo sende mi?” dedim.

Osman Amca tezgahın altından koca kutuyu çıkardı. “He kızım, burda. Ama bu ne ağır şey böyle? Ne aldın, çeyiz mi düzüyorsun?” dedi.

Ben tam “Yok amca, iş kıyafeti” diyecekken, kutunun kenarındaki yırtıktan sarkan, neon pembe ve deve kuşu tüyünden yapılma devasa bir parça gözüne ilişti. Osman Amca şaşkınlıkla o parçayı çekti. Meğer o parça, benim sahne kostümünün kuyruk kısmıymış!

Dükkanın ortasında, elinde neon pembe tüylerle duran Osman Amca’nın yüz ifadesini asla unutamam. O sırada içeri mahallenin muhtarı girdi. Muhtar, Osman Amca’nın elindeki tüylere baktı, bana baktı, sonra tekrar tüylere baktı.

Osman Amca hiç bozuntuya vermeden, “Yeni paspaslar gelmiş muhtar bey, çok moda bunlar, toz moz bırakmıyor!” dedi.

Gülmekten yere yığılacaktım. Muhtar ciddiyetle tüylere dokundu, “İyiymiş Osman Efendi, bana da ayır bir tane, hanım sever böyle janjanlı şeyleri” demez mi!

O günden sonra mahallede ne zaman bir paspas konusu açılsa, gözümün önüne Osman Amca ve benim pembe tüylerim gelir. Travesti anıları bazen böyledir işte; en utanç verici anlar, en komik hatıralara dönüşür ve mahallenin orta yerinde bir sırdaşlık bağı kurar.

Taksi Şoförleriyle İmtihanımız: “Abla Sen Askerliği Nerde Yaptın?”

Gelelim taksi maceralarına. Bizim hayatımızın olmazsa olmazı, sarı melekler ve bazen de sarı şeytanlar. Genellikle çok iyi anlaşırız, çünkü biz de onlar gibi gecenin emekçisiyiz. Ama bazen öyle diyaloglar yaşanıyor ki, senaristler yazsa “Bu kadar da olmaz” dersiniz.

Bir gece Şişli’den bindim taksiye. Şoför gençten bir çocuk, aynadan sürekli beni kesiyor. Belli ki kafasında bir soru var ama sormaya çekiniyor. Radyoda arabesk bir parça çalıyor, hava hüzünlü.

En sonunda dayanamadı. “Abla,” dedi. “Bir şey sorcam ama kızma.”

“Sor canım, ne kızcam,” dedim.

“Senin omuzlar çok geniş ya, sporcu musun?”

İçimden “Evet canım, hayatla güreşiyorum” demek geldi ama sustum. “Eskiden yüzücüydüm,” dedim. Yalan da değil hani, gençken az kulaç atmadık.

Çocuk rahatladı. “He ondan demek. Ben de diyorum bu fizik ne böyle. Maşallahın var.”

Sonra sohbet ilerledi, konu askerliğe geldi. O an beynimde şimşekler çaktı. Şimdi desem ki “Ben pembe tezkere aldım,” çocuk dumur olacak. Desem ki “Yapmadım,” inanmayacak. En iyisi dürüstlük ama esprili dürüstlük.

“Valla canım,” dedim. “Ben askerliği gönül cephesinde yaptım, hala da tezkere alamadım.”

Çocuk bir an durdu, aynadan bana baktı, sonra kocaman bir kahkaha patlattı. “Alemsin abla be! Sevdim seni, bu taksimetre sana çalışmaz, benden olsun” dedi. Tabii ki parasını verdim ama o gece şunu anladım: Mizah, her kapıyı açan en güçlü anahtardır. Travesti anıları içinde taksi sohbetleri, sosyolojik tez konusu olacak kadar derindir aslında.

Sahne Kazaları: Peruk Uçtu, Şov Devam Etti

Sahne tozunu yutan bilir, o ışıkların altında her şey kusursuz görünür ama aslında her an bir felaket yaşanabilir. Benim başıma gelen en unutulmaz olaylardan biri, meşhur bir gece kulübünde sahne alırken yaşandı.

Şarkının en coşkulu yeri, Ajda Pekkan’dan “Yakar Geçerim” söylüyorum. Seyirci coşmuş, ben coşmuşum, saçlarımı (ki o gece taktığım peruk en pahalı olanıydı) savurarak dans ediyorum. Tam dönüş hareketini yaparken, peruğumun tokası gevşedi…

Ve evet, korkulan oldu.

O güzelim sarı, belime kadar uzanan saçlar, bir anda kafamdan fırlayıp ön masada oturan kel bir beyefendinin kafasına kondu!

Müzik devam ediyor, ben kafamda bonemle kalakalmışım. Salonda bir sessizlik… Herkes şokta. Beyefendi de şokta. Elini kafasına götürdü, peruğu düzeltti ve sanki yıllardır o saçlarla yaşıyormuş gibi bana bir öpücük attı!

O an krizi fırsata çevirmem gerektiğini anladım. Mikrofona sarıldım: “Beyefendiye benden daha çok yakıştı, alkışlar yeni divaya!” diye bağırdım.

Salon yıkıldı! İnsanlar gülmekten masalara vuruyor. Beyefendi sahneye çıktı, beraber dans ettik. O gece o peruğu geri almadım, ona hediye ettim. Sonradan öğrendim ki adamcağız o gece hayatının en eğlenceli gecesini yaşamış.

İşte travesti anıları dediğimiz şey, aslında hayatın sürprizlerine karşı gardını düşürmeden, her durumu bir şova dönüştürebilme sanatıdır. Bizler sadece makyajla değil, ruhumuzla da sahnedeyiz.

Falcı Bacı Macerası

Bir de fal merakımız vardır ki, sormayın gitsin. Nerde iyi bir falcı var deseler, fizan olsa gideriz. Bir arkadaşım, “Kız bir falcı buldum, adını söylüyorsun donunun rengine kadar biliyor” deyince, toplandık gittik.

Falcı kadıncağız loş bir odada oturuyor, önünde kahveler, tarotlar. Sıra bana geldi. Kapattım fincanı, niyetimi tuttum. Kadın fincanı açtı, evirdi çevirdi, bana baktı.

“Kızım,” dedi. “Senin başında büyük bir devlet kuşu var.”

“Ay hadi inşallah abla,” dedim. “Piyango mu, zengin koca mı?”

Kadın ciddiyetle devam etti: “Yok, bu başka bir şey. Sen sanki iki hayat yaşıyorsun. Gündüz başkasın, gece başkasın.”

İçimden “Vay be, bildi kadın” diyorum. Sonra ekledi: “Ama senin kısmetin kapalı, çünkü çok nazar var. Bir de sana bir erkek görünüyor, üniformalı.”

Heyecanlandım. “Polis mi, asker mi?” diye atıldım.

Kadın gözlerini belertti: “Yok, zabıta!”

Arkadaşlarım arkada gülme krizine girdi. Zabıta mı? İstanbul’da onca meslek grubu varken bana zabıta mı çıkmıştı yani? “Abla emin misin, belki bekçidir, güvenliktir?” diye pazarlık yapmaya çalıştım ama kadın Nuh diyor peygamber demiyor.

Çıkışta arkadaşlarımla konuşuyoruz, biri dedi ki: “Kız belki gönlünün kaçak katını yıkmaya geliyordur!”

O gün bugündür ne zaman yolda zabıta görsem, “Acaba kısmetim bu mu?” diye gülümserim. Fal çıkar mı çıkmaz mı bilmem ama o günkü kahkahalarımız hala kulağımda.

Ev Sahibi Teyze ve “Yeğenlerim”

İstanbul’da ev bulmak zaten zor, bir de bizim gibi “renkli” kişilikler için bazen daha da zor olabiliyor. Yıllar önce tuttuğum bir evde, alt katta oturan Hacı Teyze ile başımız biraz dertteydi. Kadıncağız sürekli giren çıkan olmasından şüpheleniyordu.

Bizim ev de maşallah yolgeçen hanı. Arkadaşlar gelir, makyaj yaparız, kostüm deneriz, evde bir curcuna. Bir gün Hacı Teyze kapıya dayandı.

“Kızım,” dedi. “Senin evin niye bu kadar kalabalık? Kim bu girip çıkanlar?”

O an doğaçlama yeteneğimi konuşturmam gerekti.

“Teyzeciğim,” dedim. “Biz tiyatrocuyuz. Prova yapıyoruz, bunlar da hep rol arkadaşlarım, hepsi benim süt kardeşim, yeğenim sayılır.”

Teyze ikna olmadı gibiydi ama “Tiyatro” lafı hoşuna gitti. “Ne oynuyorsunuz peki?” dedi.

“Geleneksel Türk Tiyatrosu teyzecim, Hacivat Karagöz’ün modern versiyonu,” diye salladım.

O günden sonra Hacı Teyze ne zaman süslü püslü bir arkadaşımı görse, “Aaa Karagöz gelmiş, hoş gelmiş” diyordu. Hatta bir gün bize kek yapıp getirdi, “Yiyin de sesiniz gür çıksın provalarda” diye.

Bu travesti anıları, aslında önyargıların bir dilim kekle, bir güler yüzle nasıl kırılabileceğinin kanıtıdır. Biz Hacı Teyze’ye saygıda kusur etmedik, o da bizi “sanatçı” olarak bağrına bastı. Anlayacağınız, tatlı dil yılanı deliğinden, Hacı Teyze’yi de şüphelerinden çıkarır.

Otobüs Durağında Yağmur Altında Romantizm (Mi Acaba?)

Son olarak, biraz hüzünlü ama sonu komik biten bir anımı anlatayım. Bir gece çok efkarlıyım, sevgilimden ayrılmışım (o da ayrı bir hikaye, başka zaman anlatırım), yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyor. Mecidiyeköy’de otobüs durağına sığındım.

Makyajım akmış, perişan bir haldeyim. Yanımda bir adam belirdi. Şemsiyesini bana doğru tuttu.

“Islandınız,” dedi.

Türk filmi sahnesi gibi, değil mi? Göz göze geldik. Adam yakışıklı, karizmatik. Kalbim pır pır etmeye başladı. “Acaba,” dedim, “Hayatımın aşkı bu yağmurlu gecede mi karşıma çıkacaktı?”

Adam gülümsedi, cebinden bir mendil çıkardı.

“Gözleriniz,” dedi. “Çok hüzünlü bakıyor.”

Eridim resmen. Tam numaramı vermeye hazırlanıyordum ki, adam devam etti:

“Abi, senin rimel çok kötü akmış, pandaya dönmüşsün. Al sil istersen, milleti korkutma.”

“Abi” mi? Romantizm balonum oracıkta, Mecidiyeköy egzoz dumanları arasında patladı! Meğer adam sadece yardımsever bir vatandaşmış ve benim dramatik bakışlarımı korku filmi makyajı sanmış.

Mendili aldım, yüzümü sildim. “Sağ ol kardeşim,” dedim en kalın sesimle. “Sanat için ağlıyoruz, rol icabı.”

Otobüs geldi, bindim gittim. Camdan dışarı bakarken kendi halime güldüm. Hayat bazen size şemsiye tutar ama o şemsiyenin altında prenses değil, ıslanmış bir kedi yavrusu olduğunuzu hatırlatır.


Hayat Bir Sahne, Biz de Başrolüz

Travesti anıları yaz yaz bitmez. Bu anlattıklarım, buzdağının sadece görünen, payetli ve ışıltılı kısmı. İstanbul’un her köşesinde, her sokağında bizden bir iz, bir kahkaha, bir yaşanmışlık var.

Bizler; düşsek de kalkmasını, ağlasak da makyajımızı tazeleyip gülümsemesini iyi biliriz. Çünkü hayat çok ciddiye alınacak kadar uzun değil. Önemli olan, o kırık topuklu ayakkabıyla bile dans edebilmek, peruk uçsa bile şova devam edebilmek ve en önemlisi, kendin olmaktan asla vazgeçmemek.

Umarım bu satırlar yüzünüzde bir tebessüm oluşturmuştur. Bir dahaki sefere yolda süslü püslü, şen şakrak birini görürseniz, bilin ki onun heybesinde size anlatacağı daha ne cevherler vardır.

Sevgiyle, ışıltıyla ve bol kahkahayla kalın!

Scroll to Top